16 Temmuz 2012 Pazartesi

88. Bahar Gevezeliği



                                       


                                       
                                                 

Sevgili okur merhaba bol rüzgarlısından..
Yaz sıcaklarından bloğumuz da nasibini aldı.
Siz nerelerdesiniz bilmiyorum ; ama  yine yine İstanbul'dan herkese sevgiler!..

...

Bundan sonra her yazıyı, paylaşımı birilerine adayasım var..
Bu yazımız da çalıştırdığı her makinede , yıkanmış çamaşırların arasından ,  en az bir tane  teki olmayan çorap çıkaranlara gelsin.
Telaşa mahal yok efendim. Yalnız değilsiniz.
Derya'nın B Plani sizi düşündü, kalpten hissetti ve işte size buradan sesleniyor.
Yapılan bir araştırma, çorapları eşlemeden makinaya atanların , eşleyerek atanlara oranla daha uzun yaşadıklarını kanıtlamıştır. Şundan sebep, benim de içine dahil olduğum eşlemeyen grubun , eşleyenlere göre bir derdi azdır da ondan. Çıkar sonradan teki nasılsa..

Kafanıza yatmadı da değil sanki.
Başka yerde yok sevgili okur.. 
Sen de geeeel.. 
(Araştırma kısmı tamamen  uydurma tabii. Neme gerek, başıma da iş alamam şimdi şurda azacık eğleniyoruz)

...

Salt düzeni sevmem ben. Olsa olsa düzenli bir dağınıklık kabul görebilir bende.
Ancak bazı konularda da düzenli olmak gerekmiyor değil.  Örneğin size epeydir bahsetmek istediğim bir güzellik var ancak orada dağıtılan da bir kitapçık var onu bulamıyorum. Bereket geçen gün elime geçiverdi de      
artık yazmak zamanı da geldi.
Kitapçığın adı  '' 88. Bahar Gevezeliği ''
...

Beşiktaş ve Kadıköy Belediyelerinin etkinlikleri nerede, ben oradayımdır bilenler bilirler.
Bu güzel etkinliğe de Akatlar Kültür Merkezi'nde 26.01.2009 tarihinde gitmişim.
Yazar Faruk Şüyün 'ün hazırladığı Ustalara Saygı programları oluyor her hafta pazartesi akşamları. İşte onlardan biri..

Yukarıdaki fotoğrafları görmeden bu satırları okumanız mümkün olsaydi keşke de sorsaydım size '' 88. Bahar Gevezeliği '' ne olabilir diye. Bir hayatın özetine böyle mi güzel isim konur be Aydın abi!..

...

Koltuklarımızın üzerine bırakılmıştı kitapçık . Program başlamadan okuduk. 
Usta Aydın Boysan olunca her şey ustaca.
Şimdi kendi elcağızımla klavyenin tuşlarına basıyor ve size aktarıyorum hem de hepsini.


Diyor ki usta :


'' Bu duygulu akşamımda bana, birlikte olma fırsatını lütfettiğiniz için teşekkür ederim.

Ben doğduğumda, 1921 yılı yaşanıyordu. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, henüz tahtında oturuyordu. Türkiye Cumhuriyeti de daha doğmamıştı. 88. yılımı yaşadığım bu günlerde bu dönemi iyice kısaltarak özetlemek isterim.

Acı ya da güzel, her yanını yaşadığım bu ilginç dönemi anlatırken, amacım kendimi anlatmak değil , çevremi anlatmak... Yaşadıklarımı anlatırken kendimi çekip çıkarıp bir yere atamam.

Doğduğum İstanbul'da yaşadığım ilk mahallem, Marmara kıyılarındaki Samatya olur. İlk evimiz Davutpaşa ve Langa bostanlarının  yanındaki deniz kıyısındadır. Sonra da yine Samatya semtindeki Narlıkapı Çıkmazına taşınmıştık.

Ömrümün ilk 15 yılında oturduğumuz ahşap evlerde, elektriğimiz ve akan suyumuz yoktu.  Petrol lambasıyla aydınlanır, eşekli sakaların mahalle çeşmesinden getirdiği dört tenekeli suyu küplere doldurur kullanırdık. Kışın evin bir odasındaki mangalla ya da sac odun sobasıyla ısınırdık. Tüm pratik yaşama şartlarımız buna göreydi. Tavuklar-  horozlar, kediler- köpekler ve fareler de yaşamımızın ortaklarıydı.
Daha sonra, Yeşilköy ve Laleli'deki evlerimizde de yaşama şartlarımız , elektrik ve su dışında fazla değişmedi.

Ancak, şimdi çok zor gibi gözüken bu şartlara da karşın, olağanüstü önemli başka farklılıklar vardı. Bugün herkese eziyet çekiliyormuş gibi gözüken yaşama şartları yanında , ruhlarımızı arındıran ve yücelten , başka olanaklar yaşamaktaydı.

Biz Samatya'da, tiyatro yaşatan bir ''kenar mahalle '' idik. Bizim Narlıkapı Tiyatromuzda , İstanbul Şehir Tiyatrosu tarafından Shakespeare ve Moliere oyunları sergilenirdi. 

Şehzadebaşı'nda Turan Tiyatrosu ve üç sinema vardı. Biz tuluat sanatçımız Naşit Beyi seyrettiğimiz gibi, Norma Shearer ve Leslie Howard'ın oynadığı Romeo & Juliet filmini de seyrederdik.

Lise öğrenciliği yıllarımızda, İstanbul Şehir Tiyatrolarının temsillerini kaçırmazdık. Dünya tiyatrolarındaki oyunları , o sahnelerde seyredebilmekten mutluyduk.

Altıncı yaşımda öğrendiğim okuma- yazma zevkinin , bunca yıl sonra bu yaşımda da hala sürmekte oluşu , bana çocukluk yıllarımda başlatılmış olan alışkanlıklardan kaynaklanır.

Bana bu güzel huyu aşılamış olanları, şimdi bile minnetle anmak borcumdur. Bu kişilerin başında , babam Esat bey ve ilkokulda bana dört yıl öğretmenlik de yapmış olan annem Nevreste hanım gelir. Sonra da bu okuma zevkini yerleştirmiş olan Pertevniyal Lisesi' ndeki öğretmenlerimden İhsan Kongar , Nurullah Ataç , Reşat Ekrem Koçu gelir.

1945- 80 yılları arasında 35 yıl sürmüş olan mimarlık yaşamımda, sayıları 100'e yaklaşan önemli yapılar planladım. Bu yapıların gerçekleştiğini görmek mutluluğuna eriştim.

Bu yıllar arasında 15 yıl İTÜ Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi'nde dışarıdan öğretim görevlisi olarak bulundum. 1954 yılında kurulmuş olan TMMOB Mimarlar Odası Yönetim Kurulu'nda üye ve Genel Sekreter olarak iki yıl (1954-55) , sonra İstanbul şubesinde yönetim kurulu başkanı olarak yine iki yıl (1961-62) görev aldım.

Bu yılların çeşitliliği arasına, iki gazete (Hürriyet ve Akşam) toplamı 13 yıl sürmüş olan sürekli yazılarım yayınlandı. Bu yazıların konuları  alışmış gazete yazılarına ek olarak , bu arada yaptığım 20 dünya gezisi izlenimlerini de içerdi. 1984 yılında yayınlanmış olan birinci kitabımdan sonra, 35. kitabım yakında çıkacak.

Mimarlık geçmişimin, çok daha sona başlayan yazarlık yaşamıma önemli destek olduğunu belirtmem gerekiyor. Mimarlık yaratıcı etkinliklerinde bir konu, önce bütün şartları ve gerekleriyle zihinde yoğrulur- oluşturulur, sonra proje çizgilerine dökülür.

Ben yazarlık yaşamımda da tıpatıp aynı işi, hiç değiştirmeden yaptım. Kafamda oluşturduğum düşünceleri bu sefer, çizgiye değil de yazıya döktüm. Sonuçlara, çok benzer yollardan varılıyordu. 
Ancak mimarlıkta şarlatanların , yazarlara göre çok daha kolaylıkla aldatıcı olabildiklerini gördüm. Bütün ülkelerde de , ülkemizde de,  açıklanmayan çıkarları olan ahlak fukarası bazı şarlatan mimarların , sahtekarca ün kazanmaları, aslında mimarlığı da kirleten pis bir gelişmedir.

''Para karşılığı'' yapılan bazı mesleklerde de en önemli olabilenlerin, en düzgün ahlaklılar olmadığı bilinir. Meslek pratiği olarak mimarlıkta da, bu ''öteki mesleklerdeki'' uygulamaları yapanların tıpkıları bulunuyor. 
Ne yazıktır ki bunların foyası ötekiler kadar kolay meydana çıkmıyor.

Bütün yaşamımda en zor ya da en rahat yaşama biçimlerinin, hepsinin içinde bulundum. 1947 yılı ocak ayının başında, daha taşıt yolu yapılmamışken , Hakkari'den Van'a yaklaşık 250 kilometreyi yedi günde karlar içinde yürüdüm. Tokyo'dan Helsinki'ye first klass uçakla 13 saat uçtum. Başkale'de katırcıların kaldığı handa da yattım, Güney Fransa'da Nice kıyılarındaki bir lüks otelin suitinde de kaldım.

Hepsinde aynı hayatı yaşadım. Çünkü ben , hep ben idim.

Dünyanın beş kıtasında görmek istediğim, tüm yerleri de gördüm yaşadım.

Ummak istiyorum: Öyle bir zaman gelecektir ki insan topluluklarında , insanlığın kaderi ile ilgili kararları , yalnız en gelişmiş beyinlerin verebileceği bir ''ileri demokrasi'' , bir ''gelişmiş demokrasi'' dönemi yaşanacaktır.
Böyle bir dönemde günümüz  demokrasi şaklabanı tipleri ortadan çekilecek, halk kitlelerinin yalancı ışıklarla demokrasi madrabazlarıtarafından aldatılmasının yolları tıkanacaktır.

Önemli sorunları içerecek ana kararları, sadece o kararları verebilecek ortak akıl ve bilgi gücü olan , müstesna kişiler organizasyonu verecektir.

Binbir türlü insanın yaşadığı ve yaşayacağı insan topluluklarında çoğunluğu, ortalaması parlak olmayan bilgi ve akıl gücünde insanların oluşturduğu besbellidir. Böylesi bir çoğunluk düzeyinin insan ve dünya aderine egemen olmasını beklemek , insan aklına ve ahlakına sığamaz.

Politika madrabazları,  tüm insanları demokrasi şakşakçılığı yaparak aldatıyor.

Yalnız gelişmiş beyinlerin ana kararları belirleyeceği bir dönem , tüm insan toplumlarının yaşayacağı bir gelecek zaman mutlaka yaşanacaktır.

Ana kararları, yalnız karmaşık sorunları çözebilecek beyinlerin verebileceği bir dönemin, bütün dünyada yaşanacağı bir zaman gelecektir. Eğer dünya insanları o zamana kadar dünyamızı, bir cehenneme çevirmediyseler...

Bugün bilinen ya da tahmin edilen nükleer silah tahrip güçleri, eğer günümüz demokrasi şaklabanlarının eline geçerse ve bu silahlar kullanılırsa, dünyanın ne hale geleceğini anlamak zor değil. 20. yüzyıl ilk yarısında ve 1945 yılında atom bombasının Japonya'da kullanılması konusuna adı karışanlardan önemli bir bilim adamı da Einstein idi. Kendisine 3.Dünya Savaşının nasıl olacağı sorulduğunda verdiği yanıt ilginçti:

<< Üçüncüyü geçelim ama dördüncü dünya savaşı mutlaka , kazma kürekle yapılacak! >> demişti.

Yaşadığım hiçbir dönemi küçümsemiyorum. İsterse hayal olsun derim ki , bana bir ömür daha hediye edilirse, ben eski yaşadıklarımın hepsini ama hepsini , hiçbir dakikası ve saati değişmeden, bir kez daha yaşamak isterim. Hiçbir yanı ve anı değişmeden ve tıpkısını.
Yaptığım yanlışların da, hepsine ama hepsine , olduğu gibi sahip çıkıyorum. Onları da bir daha yaparım.

Bir insan ömrünün bütünlüğü vardır. Bir insan ömrü , giysi provası yapar gibi,çekiştirilip değiştirilmez. O artık, yaşanmış ve geçmiştir. Bitmediyse bile!

Bir tiyatro eserinin yazarının, bu eserini de bitirinceye kadar , istediği gibi oynar değiştirir. Ama aynı yazar kendi ömrünün geçmişini değiştiremez. Artık geçmiştir o değiştirme zamanı.

Bir insan kendi ömrünü de , eski evini tamir eder- yeniler gibi, değiştiremez yenileyemez. Biz insanların aklı ve eli de geçmiş zamana uzanamaz. O geçmiş zamanda olanlara , dokunamaz bile artık...

Geç kaldığım aldanmasına inanarak, hiçbir işten kaçmadım.

25-80 yaşlar arasında 55 yılda planladığım mimarlık yapılarım 200 futbol sahası doldurur (1,5 milyon metrekare)
Mimarlık öğretiminde 15 yıl, 36-51 yaşlar arasında görev aldım. Gazete yazılarımı 10+3 yıl (61-80 yaşlarda) yazdım. İlk kitabım çıktığında 63 yaşındaydım., şimdi 35. kitap (88 yaşında) basılıyor.

Durmak yok!.. Ne yapılabiliyorsa, mutlaka sürecek.

Hiçbir şey için zamanın geç kaldığını, hiç ama hiç düşünmedim.

Bildiğim bir gerçek daha var: Ancak, bazen çabuk ölünür.

Ama inanın ki, insan olarak görevimiz, öleceğimize göre değil, hiç ama hiç, ölmeyeceğimize göre yaşamak ve çalışmaktır. ''


.................

Bu güzel  USTALARA SAYGI gecesini unutamıyorum. Afişi de eski evimin duvarında asılı idi. Taşınırken maalesef yırtılıvermiş, gözden kaçmış da. O afişe baktıkça hatırıma geliyordu, dolu dolu yaşanmış koskoca bir ömür.
Nicesini dilerim Aydın Boysan ve siz sevgili okurum için...

...

Ustalara Saygı gecelerinde her konuk için özel hazırlıklar yapılıyor ve her konuğun eşi dostu , ailesi ve sevenleri orada bulunuyor. Aydın Boysan için sahneye bir saz heyeti kurulmuştu. Konuşmacı dostları, sahneye bir bir gelip ustayla anılarını anlattılar. Mustafa Alabora ceketinin cebinden bir kadeh rakı ile bir avuç beyaz leblebi çıkarınca alkış kıyamet kopuverdi. Aydın usta sol eliyle kafasını tutarak rakısından bir büyük yudum aldı. Bir de şarkı söyledi ... Allahhh!.. Maalesef bu şarkıyı megabaytının fazla oluşu sebebiyle yükleyemiyorum. Ama şarkıyı yazının sonunda Zeki Müren'den dinleyebilirsiniz.

Usta sahnede, eşi Suzan hanım izleyici koltuklarında oturmaktayken , eşinin adı geçince birden ayağa fırladı , ceketinin önünü ilikledi   ''Efendim , ben eşimin adını duyunca bile, saygıyla önünde eğilirim. ''
Programın bitiminde kendisiyle azacık da olsa söyleşme fırsatı bulabildim. Kardeşimin o gün diş ameliyatı geçirdiğini , yanında olmaya söz verdiğim halde, bu toplantıya geldiğimi söyledim.

''Evladım ben kötü hastalık  bile atlattım. Bu rakıyı bırakmayacaksın. Hepsi geçer. Benim rakıyı bırakan arkadaşlarım hep öldü. ''

............

Çok şey var elbet 88.Bahar Gevezeliği üstüne söylenecek.
Ama sanırım en çok , '' Bir daha dünyaya gelsem , yine aynılarını yaşamak isterim. Hem de dakikası dakikasına, bütün hatalarımın da tıpkısını yaşamak isterim. '' kısmını önemsedim.

Ben yaşamak ister miydim hatalarımı da?
İnsanın aklına neler neler geliyor. İlkin aklıma kalbim geldi elbet.
Beni üzeceğini bile bile sever miydim o oğlanı ?
Kuşkusuz ''evet'' dedim. ''Ohh'' çektim  bir de içimden, o kadar emindim.
''Türk filmi mi bu kardeşim sonu illa tatlıya bağlansın'' diye de ekledim.
Üç kere gözyaşı döktük diye beş kahkahadan mı geçelim?


Değil midir ki insan hayatı bir bütündür. Yani o gün o sokaktan geçmesen, o sözü  orada söylemesen, onu o gün görmesen, orada ağlamasan, yıkılmasan , dağılmasan, sonra doğrulup yürümesen ; sen , sen olmazsın ki... 
Seni, sen yapan bir bütün.


Şimdi bu vesileyle bir not düşüyorum hayata.
Hayyam'dan...


''Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok. ''

....

Bu yazıyı yazarken ne dinledim?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder