7 Aralık 2012 Cuma

Sen Giderken








Anneme, babama, kardeşime, teyzeme, yengeme, amcama, Erdal'ın bebekliğine, Esra'ya, Aylin'e, Derya abime..
İlle de ille Otto'ya , Seher'e , Rabia'ya...
Paşa babama..
O'na..
Ayşegül'e, Selin'e, Kağan'a, Şükrü'ye,Buket'e,  Zafer'e ..
Şimdi, o zamanki beni yaşayan Sevingül'e...

...


Birazdan okuyacaklarınız ;

Evinden uzaklarda  bir yerlerde okuyan tüm çocuklara ve onların annelerine...
Çoğunlukla gizli duygusal olan babalarına..
Anneden hallice olamayan teyzelerine  (1/2 anne:) ) ...
Kurulan hayallere, tutma ihtimallerine...
Ardında bırakılan  sevgiliye...
Sevgili sandığına...
Başını yastığa koyanda aklına düşene...
Giderken Murathan Mungan'ın ''Yaz Geçer''inin  altını çizip de bıraktığım zat-ı muhtereme !!!
Birlikte büyüdüğün  çocukluk arkadaşlarına...
Çocukluğuna...
Aslında senin  hiiiiç  de büyümeyişine...
Şehrin otogarını , sana unutamayacağın bir veda için dolduranlara...
Otogarın hemen dışından el sallayanlara...
Pankart açanlara (Seher sözüm sana... )
(''Muhteşem cemaatime'')
Sana inanan herkese..
Ama daha çok da inanmayanlara ...
Sahildeki o banka...
(O sahili senden söküp alan zihniyete  ayrıca burdan sevgiler !!!!!)
Geçip giden yıllara...
Yıllar geçtikçe değişeceğine inandıklarına...
Yerinde duranlara...
Seni,  sen yapanlara

gelsin..


...

Daha da uzar ya liste..
Neyse..

Biliyor musun sevgili okurum bu şarkıyı yazma sebeplerimden en önemlisi eylül ayında bir pazar akşamı , üniversitedeki en yakın arkadaşım Esra'nın evinden  ayrılıp da  kendi evime gitmek üzere Bakırköy Deniz Otobüslerine doğru ilerlerken, bir dükkandan yükselen  ''İstanbul'da Sonbahar '' şarkısı olabilir.
Bu şarkı gözlerden iki damla yaşı süzmüş olabilir..
Durup düşündürmüş olabilir..
Bir duygu selidir , Marmara'ya karışmış olabilir.
Esra'ya dönüp '' Bu şarkı, Bakırköy, eyy gidi...'' denilmiş olabilir.
Esra'ya ,yol  arkadaşlığına, ailem olmuş ailesine bin selam....

...

Bu hikayede  kimler var?
Benim hikayemdeki ''muhteşem cemaatim '' ..
Evimizi dolduranlar, otogardan taşanlar, programa telefonla katılanlar..
Küçük bir şehrin büyük insanları..
Fındıkkale Turizm'in sayın yolcuları..
Susamsız Simit Nedir Bilenler Derneği Üyeleri
Bıraktıklarım karşıladıklarım..
Ağlarken kahkahayla gülebilenler. (Rabia burdan senden bahsediliyor)
Valizlerdeki boşluklara dünyaları doldurabilenler .
''Molalarda ara''
''Varınca ara''
''Sen çaldır , ben ararım''
Arayan onlar, soran onlar.
Çoktular, çoklar.

Hepimizin hayatında varlar..
İstanbul'da, Samsun'da (Seliiiin ) elma armut yokmuş gibi  bavullara tıkıştıran onlar.
Senenin belli zamanları sırf el sallamak için, sana sıkıca sarılmak için sana koşanlar onlar..
Vardığında İstanbul'a , telefonun ucuna düşen onlar..

...

Biliyor musunuz ancak geçiyor..
''Ne oralı ne buralı'' olma  hali ancak geçiyor.
Seneler geçiyor, o his zor  geçiyor..
Bir bayram tatili bakmışsın da  memlekete değil de başka bir ülkeye gitmeye hazırlanıyorsun ..
O zaman fark ediyorsun.
Bir saat bile olsa caddesinde dolanmak için kuş olmayı tanrıdan ciddi ciddi dilediğin zamanlar geride kalmış.
Yine de söyleniyorsun kendine :

Şu an bir Fındıkkale Otobüs Şirketi muhabbetinin içinde olsam kavgalı gürültülü tarafından..Benim koltuk başkasına satılmış olsa dert etmesem.. Yanımdaki kadın şişman olsa ses etmesem. Kadın soru üstüne soru sorsa cevap versem.  Hostesten su istesem getirmese. Terme Soğancılar Tesisleri iyi yolculuklar dilese..Sersem sepelek Gireson'a insem.. ''Bi daa bu Fındıkkale'ye binersem !!!...''

...

Çok güzel şey biliyor musun sevgili okur Giresun'da büyümek..
Her gittiğinde Giresun'a,  sanki orası dev bir kumpanyaymış da sen de sahne alacakmışsın gibi hissetmek.
İstanbul'da her yokuşun sonunu denize iner zannetmek de ..Deniz çocuğu olduğunu anımsatır insana.. Ondan güzel. 
Otobüste,  vapurda , sokakta gördüğün yabancıları Giresun'dan birilerine benzetmek..
Ah burda olsalar..
''Çok güzel hala İstanbul'da sonbahar ''
Ondan sebep dokunuyor her sonbahar İstanbul'da..
Nereye gideceğini bilemediğin günlere selam ediyorsun.
Sonbaharı hüzne yakıştıran , bir gurbetlik öğrenci olsa gerek...

...

Giresun Lisesi'nin efsanevi biyoloji öğretmeni Halit Konar şöyle motive ederdi öğrenciyi ÖSS'ye  : '' Ortaköy'de buz gibi biranı yudumlamak için 5 biyoloji sorusu daha çözeceksin. Kadıköy İskelesi'nde Haydarpaşa Garı'na karşı çay için de .. ''

Hepsi içildi hocam. Şimdi o günlere geri dönmek için, bildiğimizi unutsak olur mu ?

...

Bu yazıyı yazarken ne dinledim ?



                                       
                                       
Not: Fotoğrafları ben çektiiiiiim :)

24 Kasım 2012 Cumartesi

Öğretmenler Odası







Sevgili okurum,
Sevgili öğrenciler,
Canım öğretmenlerim, öğretmen arkadaşlarım,
Kıymetli veliler..:)
Bugün 24 Kasım..
Kasım kasım kasılsın bu yazıyı okuyan öğretmenler, öğretmen çocukları..
Öğretmen çocuğu olup da , bir de öğretmen olanlar nerelere gitsin bilemedim..
'' O ne müthiş mertebedir ! ''

...

Bu yazı, yıllarını eğitime adamış bu güzel insanlara gelsin..
Benim güzel öğretmenlerime gelsin..
Adlarını tek tek yazmak isterim..
Birinin dahi adını unutmaktan korkarım..

Bu dünyada aramızda olmayıp da , her bir öğrencisinin başarısında yaşadıklarına inandığım İftihar (Tacal) Sönmez, Mefkure Topallı , Ali Osman Sönmez , Ahmet Ergun Arıcan, Sebile Arıcan, Eyüp Aydın  ve Melise (Gürel) Yeşiltepe öğretmenlerimi anmak isterim.
''Ben niye öğretmen olmadım ki ? '' dediğim her geçen güne gelsin bir de bu yazı..

Anadolu' nun her karış toprağına döşeğini sermeyi görev bilen öğretmenlerime gelsin..
Bu ülkenin , bence Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra başına gelmiş en güzel şey olan, adı gibi ali , Milli Eğitim Bakanı  Hasan Ali Yücel'e gelsin..
Öğretmen Okullarının ruhuna gelsin.
Köy Enstitülerine gelsin.
Kara tahtalara beyaz, aydınlık yazılar yazan kahramanlara gelsin.
Gelsin ki , Türkiye'nin hafızası o kara tahta , silgiyle silinir gibi silinmesin.

...

Dünyanın en güzel isimli okuludur benim okulum.
''Yeşilgiresun İlköğretim Okulu ''
Gerçi yıllar geçip de inşaatlar yükselince ironik kaldı ya bizim okulun adı.
Neyse..
İlk öğretmenimden bahsetmeli.

Geçenlerde düşündüm, benim öğretmenim ilkokul öğretmeni olmasaydı ne olurdu ?
Bankacı ? Mali müşavir ? PTT'de amir ? Bağ-Kur'da memur ? Yüksek mimar?
Çok şey olurdu elbet..
Yaradan, adı ''Gülyüz'' olan öğretmenime tabii  öğretmenliği uygun bulmuştu..
İsmiyle müsemma öğretmenimin bir gün olsun ışığı , yüzü , enerjisi dinmedi..
İnsan şimdi fark ediyor. 52 kişilik sınıf . 52 renk 52 ses ..
52 renkten resim yapamazsınız, düşünün benim öğretmenim 5 senede kaç resim defteri bitirmiş.
Kimsenin rengini kimseninkine karıştırmadan..
Ondan sonra superman nasıl süper kahraman ona hayret ettik..
Deryanın B Planı bir konuya açıklık getiriyor.
Neden öğretmenlerin önlükleri vardır?
Çünkü pelerinin kullanımı zor olabilir..
Yaka ceplerine birer süper kahraman logosu işlenmesi tez gündeme getirilmeli..
Bu fikre karşı çıkanlara 52 değişik renkle resim yaptırılmalı. Yapılacak resimlerde  ev, kuş, ağaç, çiçek figürleri  olmamalıdır!

...

Gittiğiniz bütün okullardaki ''Öğretmenler Odası'' ları :) hatırlayın..
Kapısını çalarken  kendinize böylesi çeki düzen verdiğiniz  , heyecanlandığınız, merak ettiğiniz bir başka yer düşünün !
Aynı zamanda anne, baba, eş, sevgili, kiracı, apartman yöneticisi, hasta, yorgun, durgun, borçlu, dertli,  kaygılı ... vs. olabilecek bu insanların bir teneffüslük zamanda yine öğrencilerinden konuşabildiklerini düşünün.
Düşünün , saatleri ''Bir ders bir teneffüs '' e ayarlı süper kahramanları..
Size şiiri, şarkıyı, dört işlemi, türkiye coğrafyasını, yerli malı yurdun malını, temizliği, doğruluğu, yazmayı , söylemeyi, Cumhuriyet'i, dik durmayı, Gazi Mustafa  Kemal'i, altı kıtayı, dört mevsimi , yerin yedi kat altını belletmeyi ödev bilen - anne babanızı ayrı tutalım elbet- bir başkasını söyleyin..
Yok.. İnanın yok.
Bu kadar çeşitte böyle bir eşitlik yaratan başka kimse yok.
Öğrenciliği hiiiç bitmez , emekliliği de hiiiç gelmeyecek  ve hakkınızda söylenecek çoook söz olan  öğretmenlerim, öğretmenler gününüz kutlu olsun!..
İyi ki vardınız, iyi ki varsınız !..


...



 NOT :Yukarıda gördüğünüz iki fotoğraf arasında,  duyguyu , fikri, sesi, ışığı değiştiren birçok öğretmen vardır..


Sevgilerle !..

1571
639
41
33

















2 Kasım 2012 Cuma

Bozcaada Biz









                                          


Sevgili okurum merhaba
Yaz gitti gider..
Bu sene ağustos 104 çekti sanırım.
Oh etti has etti.

''Kış geliyor ört hocam , yorgaaan yorgaaan üstüne.''  * 

...

Bozcaada bavulunu toplayalım hadi..
Son yazısını yazalım..
''Son'' demeyelim Bozcaada'ya hiç ama..
Ancak yazısına..


...
Son günümüz değil adada,  ama son kez uyanacağız birazdan burada.
Orada uyanmak başka.
Uyanmak da iki türlü hem. 
Bir gecelik uyuduğun tatlı uykudan uyanmaktan dahası..
Yıllar yılı  gönüllü yazıldığın  rüyadan uyanmakla,  hep istediğini işitmekle, hep bildiğini bir başka bilmekle anlatılabilecek bir şey..


Dönmeden , ''Bir daha bir daha gelirim diye '' hesaplamak  burda..
İçip içip ayılmak burda..
Sönüp sünüp yanmak  burda.
Rüzgar estikçe , üşümek , üşüdükçe ısınmak burda..

...

Otelimizin kapı numarasından bahsetmiş miydim size?
Tamamen tesadüf. Bir kere daha evimizde hissettik. Üzüm Otel No: 28 :)
Sabah kahvaltısında mutlaka bir sürpriz çeşit olan otelimizi pek seviyoruz. :)
''Bugün hangi koya gidelim ?'' diye soruyor, fakat başka koya gidiyoruz..
Koy koy geziyoruz; arabada da o meşhuuur cdmizde Tanju Okan ''Koy koy koy koy koy'' çalıyor..

Bi acayip tesadüf !..

Buralarda in cin top oynuyor. Adanın daha tenha tarafları. Zaten bu kısımda toplu taşıma imkanı da yok. Ya bilenler geliyor, ya da bizim gibi arayanlar.
Benim inanışıma göre aşağısı uçurum olan bir yerlerden geçerken aşağıya bakarsan , baktığın yere inersin. Ondan  sebep gözümün biriyle denize bakıyorum, diğerini emniyet kemeriyle arabaya bağlamış durumdayım.Derken işte birine karar veriyoruz. Aylin birden ''Ayy Buket çabuk çabuk gidelim burdan '' deyiveriyor. Bir kahkahadır kopuyor ardından. ''Neler oluyor ?'' demeye kalmadan   , bizim ada delisinin ikinci günümüzü renklendirmek üzere olduğunu anlıyoruz. (Sevgili okuyucumun Bozcaada yazılarıyla imtihanı. Haydi bakalım!..Kim bu deli? Benden de deli mi? )
Acaba adaya her gelen tatilci,  bizim deli tarafından karşılanıyor mu? 

Bi acayip mesele !..

Canım başka koy mu yok.. 
Haydi estikçe ısıtan (!) ada yelinden giyinmeye.. Doğru doğru dosdoğruuu !..
Biraz yelinden biraz suyundan biraz gençliğinden alıyoruz canım adanın..
Dönüşte otelimizin zarif sahibi Uğur soruyor ''Gittiniz mi Ayana koyuna ?'' 
''Valla gittik herhalde..''
Blush şarabımızı da soğutmuş sağolsun.. Bir de cam kadehlerimiz hazır. Gün batımında plastik bardaklara içemeyiz..
Dondurmayı sıcak yerim, çayı soğuk içerim , şarabı plastik bardakta içemem sevgili okur. 

Bi acayip iddia !..

...

Adayı kadehlere doldurma zamanı.. 
Gün batımı.. Yel değirmenlerine karşı ..
Birsürü tanımadığın plastik bardaklı :) şarapseverle kadeh kaldırmak, günü uğurlamak, hayatın tadını ,anlamını karşılamak için biraradayız. O kadar kalabalığız,bi yandan da  bir deniz bir güneş ve üçümüzüz. 
Ama biz her şeyden önce de türküz.

''Burada illa ki düşen olmuştur. Bu kadar adam , bunca zaman , bir de alkol.. Yok yok bi başın dönse tamam. Bi taşa takılsan tamam. ''

Günü güzellikle uğurlamaya geldik. Hayatı sevgiyle karşılamaya geldik. Ölüm geldi aklımıza. Ölmenin  ''-ebilmek '' olamayacak kadar gerçekliği geldi. Dirildik !..

Bir acayip çelişkiyiz!..

...

Tam da orada şarkılar söylüyoruz. Nerede olsak selam ediyoruz Giresun'a.
Biz önce oralıyız. Şarkıyla gidiyor geliyoruz, bir selam ediyoruz.
Tam da orada daha çok seviyoruz. Tam da orada şükrediyoruz.. Daha çok inanıyoruz.
Siyahla beyazı, geceyle gündüzü, varlıkla yokluğu, gülmeyle ağlamayı daha çok karıyoruz birbirine.
Sağlığa, güzel geçmişimize, ondan daha güzel olacağına inandığımız geleceğe içiyoruz.

Sandal'a gidiyoruz sonra..
Buradaki mezelerden daha güzel meze yeme şansınız yok .
Nasıl ki sevdiğin adam sana en güzel, öyle bişiiii işte burdaki mezeler de..:))
Şarabımız toprak testide havalanıyor, mavi beyaz örtüler üstünde masmavi bir alemdeyiz.. Bizim meyhanede Ezginin Günlüğü çalıyor. İçinde ''Sandal'da rakı içelim'' sözleri geçen ''Sarhoş Balık ile Topal Martı'' şarkısı çalar diye bekliyorum. Yandaki meyhanede Müzeyyen Senar çalmaya başlıyor.Daha çok dikkat kesiliyoruz Müzeyyen ablaya.
''Ömrümce hep adım adım '' diye başlayan güzide eserin ,türk sanat müziğinde ennn güzel şarkı olabileceğine kesin karar veriyor, durup durup onu söylüyoruz.
Derken bizim deli, Sandal'ın bulunduğu Rum Mahallesi'nde birden beliriveriyor.
Muhabbetin en tumturaklı anında birden bir köşeden peydah olan ''bizim deli''nin , artık sadece bize göründüğüne inanmaya başlıyoruz..
''İçiyor, içiyoruuuuz..'' ...

Hava bildiğin buzzz..
Şikayet edemiyoruz..

Doğru Eski Kahve'ye..Onca mezenin üstüne sakızlı muhallebi ve en güzel final türk kahvesi..
Falımda orada ömür geçirdiğimi görüyorum sevdiğimle..

İskeleye yakın Poliente'de kafamıza uygun şarkı çalmadığını görmedim  şu üç günde..
Şimdi de ''Öyle sarhoş olsam ki...'' çalıyor.

İyi geceler herkese..
Allı pullu göğün altında uyuyacağız..Aynı göğün altındaki herkese selam olsun!..

Adada son gün..Pazar.
9 Eylül'dü..
Bu kez denize girmeye karar verdiğimiz koyda olağanüstü şeyler oluverdi.
Plastik bardaklılar tarikatı yine olduğumuz yeri ele geçirmişti.
Huloo hoop plastikos tarikatnos tezgidiniss buradanisss !.. Sihir yaptık gittiler..
Kaldık mı üçümüz başbaşa..
Sabahın erken saati.
Biraz soğuktan, biraz rüzgardan, çokça da delilikten  sebep, denizden karşıki dağa duyurduk sesimizi.
Sevdiğimiz ne varsa dağa denize sır ettik.
''Allah, sevgili okurumun da gönlüne göre versiiin amiiiin ''
Yeryüzünde sevdiğini kimselere söylemeyen biri var mıdır?

...
Zaman bi değişik aksa da güzelim canım sevgilim adada, geçip gidiyor bi şekilde
Yol alma zamanı şimdi..
Ne yapsak kar (a'nın üstünde şapka var. Yeri gelmişken o şapkalar kalkmadı.) bundan sonra.
Unutmadan Çiçek Fırını'ndan mutlaka damla sakızlı kurabiye yiyin.
Ve bir öğle yemeğinde mutlaka Hasan Tefik'e  (Burda da v yok. V'ler duruyor daha besbelli.. ) uğrayın.
Zeytinyağlı çeşidi görsün mideler..
Dokuz Oda tasarım dükkanına uğrayın. (Aynı adla butik otel de  işletiyorlar)
Aslına bakarsanız vurun kendinizi bir ara sokağa..
Payınıza düşenden fazlasını alacağınızdan eminim adadan.

Biz artık gidiyoruz..
Bize ne olduğu belli ''Bozcaada Biz '' olduk.
Bizim deli bizi uğurlamaya geldi.
Arabayı vapur sırasına sokmuştuk , Poliente'de son kahve derken baktık ki bizimki yine orada. Yanınında bir güzel hanıımm..Oleyyy!..Bir bize görünmüyormuş..
Plastik Bardaklılar Tarikatı da bir temsilcisini göndermişti uğurlama için.
Bozcaada İskelesi'nde üç cam kadeh kalakaldı..
Bağı bozduk, yeni anılar yazdık..
Çok sevdik çoook sevdik..

Bikaç Bozcaada saati sonra (normal saatten daha az) İstanbul'a vardık.
Daha çok adada kaldık..

...

Bir bulut olsam yüklenip yağsam
Selam versem damla damla toprağına
Bir deli nehir bir asi rüzgar
Olup kavuşsam üzüm bağlarına  *2

Atladım girdim bağa
Alnım değdi yaprağa
Sevdiğimi verseler
Girmem kara toprağa  *3


...



*   - Hababam Sınıfı 'ndan
*2 - Lal şarkısı
*3 - Bir Anadolu türküsü..



...

Bu yazıyı yazarken ne dinledim ?


                                         

15 Ekim 2012 Pazartesi

Yaz Bitmemeliyken








Pek kıymetli plan ortaklarım, yaniii benim ''sevgili okur''um..
Yaz bitmek bilmiyor bitmesin..
Aşk da sevda da..
Özlem de..
Seversen özlersin ya.. iyidir o da kanımca, özleyebilmek de..
Yaz biraz daha kalsın diye, ekim ayı Bloğum Dergisi'nde yayınlanmış yazım.. 
Mini minnacık birkaç değişimle..
Ruhunuza...

...




Merhabalar
Her yazdığım yazıyı birilerine adamak gibi bir huyum var ya birazdan yazacaklarım da saksı çiçekleriyle sohbet eden, ve bu söyleşmenin çiçeklere iyi geldiğine inanan  herkese gelsin. 
İyi insanlardır onlar. Daha da çoğalsalar, çiçekler gibi. 

...

Duyduğumdan beri beni etkileyen bir şey var. Sunay Akın'dan dinledim bir vakit. 
Üstelik çok da normal bir şeymiş gibi hepsini peşpeşe anlatıverdi.
Efendim , Ahmet Mithat Efendi  ''Paris'te Bir Türk '' adlı romanını Paris'i hiç görmeden yazmış. 
Sonra , Orhan Veli de Paris'i öyle bir anlatırmış ki sanırsınız doğma büyüme oralı. Hangi sokak hangi sokağı keser, hangi bulvar üzerindeki  hangi kafede kahve içilmelidir, daha neler neler? 
Pasaportu bile yokmuş Orhan Veli'nin (Orasını bilemem)

Ya Cemal Süreyya'ya ne demeli? O da Paris'te bir otel odasında, daha önce hiç görmediği Kars için bir şiir yazmıştır. (Burada da bir Paris olmalı) 
Hatta Kars'ı gördükten sonra bir şiir daha yazmış, beğenmemiş, yırtıp atmıştır. Oysa yırtıp atılmasa , bu iki şiir yanyana gelse , bir müze açılsa ''Düşler Tarihi Müzesi''  ve  müzenin girişinde bu şiir bizi karşılasa, bir camekanın içinde...

Etkilendim bu  dehadan. Etkilenmemek elde değil. Hem kalemlerindeki ustalıktan, hem de hayal güçlerinin kuvvetinden.
Özellikle Orhan Veli'ye kefilim. ''Rakı şişesinde balık '' olmak isteyen Orhan Veli'ye. ''İşi gücü gece gökyüzünü maviye boyamak olan '' Orhan Veli'ye.
Bir Garip  (!) Orhan Veli'ye..

Sonra düşündüm. Ben nereyi anlatabilirdim hiç görmediğim? Hem de nasıl anlatırdım?
Buldum.. Buldum sonunda...

...


Ben en çok Eski Datça'yı severim, serin , kişilikli taş evleriyle. Sokakları sanat evleriyle , taş kahveleriyle  dolu,  rengarenk. 
Lacivert, beyaz ve begonvil rengidir en çok da Datça. 
Dağları kekik kokar, insanı  huzur. 
Huzurun bir kokusu, rengi olduğuna burada karar verilebilir, insanların yüzlerinden okunacak bir şey olduğuna da.
Cömerttir Datça. Esirgemez güneşini, yelini, suyunu, havasını. 
Alır seni koynuna, öyle sımsıkı kucaklar ki  anacığının koynuna dönecek yavru gibi döneceğinden emindir senin.
Bunaltmaz seni, rüzgarı vardır. 
Seni sana bırakır, sessizliği vardır.
Öper seni yanağından Datça, silmezsen orada kalır.
Oturursun bir tahta mavi masaya, karşında şirin mi şirin taş camii, şükredersin Yaradana. 

Can Yücel'dir Datça. Taş evlerinin sarmaşıklarına tutunmuştur şairin  dizeleri. 
Bir küfür de sen savurursun hatta, en üsturuplusundan  ''Burada şair  olmayıp da ne halt edeceksin? ''

Şaire hak verirsin.. ''Başka türlü bir şey'' dir ya istediği  ''Denizi ayrı deniz . Havası ayrı hava...''
Al işte sana...



Ben gideceğim Datça'ya. Henüz hiç gitmedim.
Bakkala borcum var. Gidip  onu kapatacağım.
Bisikletimi unutmuşum, gidip onu alacağım.  
Badem ağacı beni unutmuş, kendimi hatırlatacağım.
Aylardan ağustos Can Baba'yı anacağım. 
Bir hayalle geldim Datça'ya , bir hayalle döneceğim.

'' Neyin var olduğu 
neyin yok olduğu belli değil hayatta.
Çok usta bir sihirbazmış şu hayat.
Var olanı yok, yok olanı var kılıyor.
Yok olmaya karşı ,
 Şiir Miir... ''  (Güler Yücel )


...

Yüreğimizin ellerinden tutarsak nerelere gitmeyiz ki?
Kimler olmayız?
Hem de neler oluruz..
Ben de gittim Datça'ya. Hem de nasıl gittim..
Böyle bir gitmek olamaz..

Olabilir..

''Hiç kimse ,kolları olmayan biri kadar, kusursuz bir kucaklama hayal edemez. ''



...


Bu yazıyı yazarken ne dinledim ?


3 Ekim 2012 Çarşamba

Buzcaada Canım Ada (Bozcaada 2-1)













                                                 




Bu yazı daaaa.....
Buket'in yeni evine...
Aylin'in yeni bahçesine gelsin...
:)

Sizleri de yeni bekleyen, yenileyen ne varsa...
...

Sevgili okurum merhaba!..
Dikkatli okurum size daha çok  merhaba :)
Doğrusunuz Buzcaada değil Bozcaada'dır doğrusu..Şey biz biraz üşümüştük de...
Neredeyse buz tutmuştuk da, buna rağmen sesimiz de çıkmamıştı da falan da filan da..
İşte o kadar güzel yer vesselam bu  Bozcaada..
''Yazarım, söylerim nasıl bir son istersen..'' *
...

Hazırsanız başlıyoruz yolculuğa..
Yolculuğunuz sırasında kabuklu yemiş yemeyiniz. Tanımadığınız kişilerden gelen yemek tekliflerine ''Ben yedim .Sen zıkımlan'' deyiniz, geçiştiriniz..
Telefonunuz açık kalabilir, sevdicek arar neme gerek..Onu da firmamıza yüklemeyiniz..
Emniyet kemerlerini  de aman ihmal etmeyelim (Mesaj kaygılı blog yazarı)
Firmamızdan memnun kalırsanız dostlarınızla paylaşınız. Bir derdiniz varsa kendinize saklayınız.

...


Hava henüz aydınlanmadan çıktık yola..
Soyadının Ustaşoför olduğunu o gün öğrendiğimiz Buket, bizleri evlerimizden aldı..
Yollara düştük..
Üç hatun kişi yola çıkarsa olacağı o, bavulları görseniz sanırsınız tayinimiz çıktı adaya..
En önemlisi  yola çıkmadan 1 saat önce fırından çıkan  damla çikolatalı kurabiyeler ve  birincisi yolda dinlemek için ''Boney M - Sunny'' ile başlayan , diğeri adada dinlenmek üzere, Tanju Okan ''Öyle Sarhoş Olsam Ki '' konulu :) şarkılar içeren cdler ..
Aman bu üçlüye bir şey olmasın ...
Gerisi mühim değil...(Peh peh peh)
Yolda giderken Aylin'in aklımıza düşürdüğü Ozan Çolakoğlu düzenlemeleri albümü  de yol üstünde bir benzinlikten alınarak yola devam edilir.
Ozan Çolakoğlu'nun anası bizim kadar dinlememiştir herhalde albümü..
''Ben sana takılı kalmışım .'' *

Böyle şarkı türkü derken vardık adaya..
Öyle bir eda ki bizdeki sanırsın adaya çıkartma yapıyoruz..
''Şükür paşam Bozcaada'yı da fethettik...''
Üçümüzün de adaya ilk gelişi ve yine üçümüzün de adadan hiiiç gitmek istemeyişi..
Adaya gitmesek acaba o gün İstanbul'da ne edecekmişiz?
Amanın da şurada ne güzel içilir, burada yaşanır, orada ne harika yüzülür, burada ne kitaplar bitirilir, insan burada şair olur...
Ressam da olduk, sergi de açtık. Kafe açtık da oturmaya yer bulamıyor millet.Baktık olacak gibi değil.
İlkin adada gezmeye karar verdik!..

Otelimize yerleşmenin ardından Bozcaada'ya karıştık..
İlk durağımız Ada Cafe.
Sevgili okurumun blogla imtihanı. Soru biiiir.
Bu güzelim kafe bize neyi salık vermişti de pek sevmiştik?
Cevap veriyorum, ödülü ben kazandım.

''Sarhoş Olun..Şiirle, şarapla ya da erdemle..Ama sarhoş olun.''
İşte burası orası..
Gelincikten aklınıza gelebilecek her şeyi yapan Ada Cafe..
Evet evet bildiğimiz gelincik..Seyrine doyum olmayan gelincik çiçeği. Yol kenarlarında görüp de tarlasına kendimizi bıraktığımız gelincik..İçtik biz efendim onu..
Tavsiye ederiz. Sabunu, kurabiyesi, şerbeti neleri neleri varmış meğer..

Sonra..
Rum meyhanelerinin bulunduğu mahalleye daldık bir hışımla...
İstanbul'dan günler öncesinden rezervasyon yaptırdığımız Sandal'ı bulduk gündüzden.
Biz yarın gece oradayız, siz de bir sonraki yazıda oradasınız :)
Aklınızda bulunsun öyle kafanıza göre girmeniz mümkün değil buradaki bir meyhaneye..
Özellikle mezeleriyle meşhur olanları, neredeyse haftalar öncesinden dolular.
Çarşıda şöyle bir dolandık.. İnsanların yaratıcılıklarına hayran olduk.
Seramik severseniz eğer, burası ciddi anlamda bir cennet.
Favorilerimiz Reyhan ve Ada Bacchus.
Reyhan hanımın yaptığı hediye paketleri bile bir harika..
Değirmenler, narlar, fenerler derken bir bakmışsınız bir sürü hatırayla döneceksiniz anlaşılan adadan.
Ada Bacchus'den ise derya deniz aldım efendim.. Nasıl olur demeyin ?  ''Olur mu olur?'' *

Bu güzelim adada kokular sizi peşinden sürüklemekte.
Üzüm üzüm , çiçek çiçek kokuyor ada..
Çarşının içinde gezinirken kimi kasa kasa üzüm yüklü kamyonetleri görebiliyorsunuz. Kimi fabrikaların kapıları açık , üzümler gözünüzün önünde bantlardan geçip , şarap olma yolunda ilerliyor. Banttan üzüm alıp yemişliğimiz bile var.. Hey o şişede biraz biz de varız!..

Ayağımızın tozuyla ilk gün koku takibiyle  Çamlıbağ'da şarap tadımımızı yaptık..
Şişe sayılarına eklediğimizden bahsetmiştim..İlk durak burası.
Bir şişeyi de yine ertesi gece gün batımı için ayırarak bagajı doldurduk.

''İçmek kötü bir huy değil, iyi bir alışkanlıktır. İyi bir alışkanlık, çok içmek değildir.'' *1

....


Nereye baksak şaşırdık sevindik hatta gönendik :) (Bkz. Çok da sık kullanmadığımız kelimeleri , cümle içinde kullanma çabası hatta heyecanı coşkusu, haklı gururu)
İki durup ''Buradan nasıl ayrılacağız? ''dedik. (Bu yaygarayı koparan genelde bendim)
Baktık zaman burada bir başka akıyor, denizi kaçırmamalı deyip bizim cdyi  (Hep bir kaset diyesim gelir)
açıp otele doğru yol aldık.. ''Bir cesaret geliver yanıma...'' *

...

Bozcaada'da arabanız yoksa minibüsle gidebileceğiniz tek plaj Ayazma Plajı.
Oldukça meşhur bir yer. Etrafında tesis mevcut.
Ancak arabalıysanız haydi koylara..
İlk durak Akvaryum Koyu.
Bizim gittiğimiz koylar içinde en kalabalığı ve bilineniydi. Zaten diğerlerinin de tabelaları olmadığından isimlerini bilemedik.
Suyun berraklığı ve temizliği için ''Bardağa koy iç'' demeyeceğim. Damacanaları getir, doldur, götür diyeceğim. Buzzz gibi suya kendini bırak, anaokuluna kadar bir gençleş diyeceğim..
Şu güzelim ülkede yaşadığına bir kere daha şükret..
Hayata, varlığına, sana sunulmuş güzelim günlere  teşekkür et diyeceğim.
Bizde söz bitmez..

Oradan otele geçtik herhalde..
Valla hatırlamıyorum..
Burada öyle bir hisse kapıldım ki , sanki birisi koluma vurup adın ne, cumhuriyet ne zaman ilan edildi, bir milyonda kaç sıfır var dese, verecek yanıtım yok.
Aşık olduğumuzun ilk günlerinden beter..
Ondan  tek farkı, hem bir dağılmışlık hem bir kendine gelmişlik hissi..

''Öyle sarhoş olsam ki bir an seni unutsam..Unutsam bu günleri..Yarınları unutsam..Öyle sarhoş olsam kiii bir daha ayılmasam .Her şey bir rüya olsa..Unutarak uyansam..'' *2

...

Akşam için sahildeki Tenedos Balıkçısı'nı seçiyoruz.
Oraya doğru ilerlerken önünden geçtiğimiz ''Cafe At Lisa'' yı , balıkçı sonrası için aklımıza yazıyoruz..
Üzümden ne yapılmışsa içilmeli..Denizden ne çıkmışsa yenmeli..
İnsanın ennn eski arkadaşları yanındaysa konuşulacakları sıraya dizmeli..Bir defter tutmalı falan..
Aylin'le ilkokulun 1.gününden başlıyoruz. Buket'le liseye doğru uzanıyoruz..
Çoook gülüyoruz..
Tanrı hiçbirimizi gülmekten ayırmasın sevgili okur..
En sadık dinleyicim Yılmaz amcaya bağlanıyoruz bir ara..
Giresunlu olunca , rakı sofrası milli marşlarımızdan  Mican'ı mı söyleyeyim derken , Yılmaz amca ''Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun'' u isteyince hep bir ağızdan ''Ayyyyy'' çekip , bırakıyoruz gözlerimiz gerekeni yapsın..

Bu arada nasıl soğuk anlatamam..Şal, masa örtüsü ne varsa dolandık..Rüzgarla Bozcaada'yı giyindik..
Soğuktan şikayet mi ettik? Asla..
Öyle bir yer burası..

Malumunuz her yerin bir delisi var. Buranınkini de elimizle koymuş gibi bulduk hem de her gün..
İşte kendisiyle ilk tanışmamız:
Yan masada yeni yetme bir er kişi .. Kulağının biri bize tahsis edilmiş..
Derken fazla dayanamadı.. ''Kulak misafiri oldum da'' diyerek söze girdi, o an konuştuğumuzla ilgili fikir beyan etti...
Kendisinin  ve kulağının epeydir farkındayız..
Ağzımın içinden kızlara dönüp ''Ne misafirliği , bunun kulak yatıya gelmiş..'' dediğimi hatırlıyorum..
Bizim masada edepli bir kahkaha koptu.
Derken bizim deli kalktı gitti..
Ayy inşallah daha rastlamayız dediğimiz deliyle bakın daha sonra neler oldu?

...

Muhabbetle Lisa'nın Cafesine gidiverdik, gözümüze kestiriverdiğimiz üzere..
Kaç oldu şişe?
Bilemedik..
Yıldızların altında ilerleyiverdik sonra, elbisemiz Bozcaada, kokumuz üzüm, kafamız hoş..
Yine sorsan yine söyleyemem, bilsem de söylemem bir milyonda kaç sıfır var, adım ne falan da filan da...
Öyle dışındayız zamanın..
Tutmuşum yelkovanın ucundan..Dur gitme..

Uyuduğumuz odanın ne penceresi ne kapısı var sanki.
Işık açmaya gerek yok, yıldızlar bu gece güneş.
Bulutlar yorgan, cıvıltılar ninni..
Yeni adalılar için uyku vakti....

...

Yarın neler olur bu güzelim adada?
Bize yarın, size bir yazı sonra...
Biraz daha mı oralı olunur?
'' Olur mu olur ? '' *
'' Güzel de olur.. '' *

...


* 'ların hepsi bahsettiğim cd'den..
*1  - Çamlıbağ Şarapları Mağazası..
*2  - Tanju Okan



Ha bir de bu yazıyı yazarken ben bir mektup :) aldım..Müellifi kendini bilir..
İyi ki varsın adımdan canımdan ablacı'm.. Yazamadan buraya edemedim.. İyi ki'sin.. Gerisi aramızda.. 02.24

...

Bu yazıyı yazarken uyudum ben..Bilgisayarın azizliğine uğradım. Bir daha aynı şey olursa daktiloda yazarım. Herkesin adresine gönderirim..05.32
Ama inat ettim , bu yazı kaç olursa olsun çıkacaaaak..


...

Bu yazıyı yazarken ne dinledim?
Aaa epey zor!..

                                       


19 Eylül 2012 Çarşamba

Sarhoş Olun (Bozcaada 1-2)






Aylin ve Buket'e..
Doğdumuz büyüdüğümüz Giresun'a..

...

Sevgili okur,
Eğer beni uzun zamandır okuyorsanız, bir uyarım var..
''Bu okuduğunuz ben , ben değilim..''
Televizyonunu şimdi açmış seyirciyim.
O meşhur pembe panjurlu evin pek de sakin olmayan sakiniyim.
Aynı zamanda o gidip görmediğimiz  köyümüz var ya, o köyün delisiyim.
Güzel olduğum kadar küstahım.
Televizyonunun sesini kısmamakta direnen seyirciyim.
Tabakta sona kalan bisküviyim.
Ama ben , ben değilim artık..
Kimmişim ?
Meğer yolumu kaybetmişim, buldum.
Artık Ciddik Kuşu olmanın yanında bir de ''Bozcaadalı Karga''yım..
O da tanımadan sevdiğim üstadım (Avukatlar arası hitap şekli) Nejat Hamlacıbaşı'nın  yazdığı  kitap ''Üzüm Adasından Sözümona Hikayeler '' den bulduğum bir şey...

Bir zaman, Bozcaada'da kilisenin üzerindeki ıstavroza sürekli  pisleyen bir karga varmış. Kilisenin zangocu artık usanmış da ıstavrozu temizlemekten, bir tasın içine şarap koyup içine ekmek doğramış , ıstavrozun altına bırakmış. Karga da ekmekleri yiyince , tabii şaraptan da içmiş, sarhoş olmuş. Zangoç da kargayı kolayca yakalamış. Başlamış söylenmeye : ''E be karga sen müslüman olsan şarap içmezsin, hristiyan olsan ıstavroza pislemezsin. Sen olsan olsan Bozcaada kargası olursun.''

Olayım varsın, Bozcaada'nın kargası olayım.
Malumunuz kargalar çok yaşarlar. Burada yaşayayım bırakınız..Bugünleri anlatayayım 300 sene sonra.
Bugünün Türkiye'sini atlayıp anlatırım olanı biteni..

....

Dönelim biz bizim  hikayeye..
Efendim, biz üç eski iyi arkadaş çıktık yola..
Bozcaada'ya boyanmaya..
Evet evet renklendik orada..
Başımıza gelen bir yere gitmek kadar basit bir şey değil..

Şoförümüz Buket, muavin ve şarkı değiştirme  görevleri  Aylin ve benim aramda değişmekte.
Saymanlık da genelde  bende. Saymanlık dediysem para değil saydığımız.Hele burada hiiiç işimiz olmaz..
''3 arkadaş, 3 geçmiş, 3 kişide toplam 12 saat uyku yok, kaç şişe oldu? '' diye başlıyorum saymaya..
Ekliyoruz sonra şişeyle, uykuya..
...

Adaya adımımızı atar atmaz aklıma gelen ilk şey ''Biz buradan nasıl ayrılacağız? ''
Genelde bende sahildeki ege kasabalarına hep bir  yerleşme isteği doğar..
Bunu bilen annemle teyzem adaya adımımı atar atmaz arayıp, müstehzi bir gülüşle (ohh be !..bakınız sevgili okur, hayatım boyunca cümle içinde kullanmak istediğim ''müstehzi bir gülüş'' kalıbını nihayet kullanmış bulunmaktayım)
''Ne o,  yerleşiyor musun Bozcaada'ya?'' diye sordular.
''Şu an emlakçıdayım. Ben sizi sonra arayayım. '' deyip kapattım.. Ohhh canıma değsin..
''Bu sefer başka '' dedim..
''Burada gerçekten yaşanır ama.'' dedim..
Acep ikna edebildim mi?

...

Efendim Bozcaada'yla ilgili izlenimlerimi size kısım kısım tefrika ediciiim :) (Tefrikayı da  cümle içinde kullandık daha bana ne olur?)

İlk durağımız meydandaki Ada Cafe..Biz gelincik şerbeti içmeye gitmiştik , bakın ne buldu bizi, tam da oturduğumuz masanın yanında..

...

''Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda. Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.
Ve bazı bazı , bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuzun azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız; sorun , yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saati sorun, her kaçan şeye, inleyen , yuvarlanan , şakıyan, konuşan her şeye sorun, ''saat kaç'' deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: '' Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz ''  *

...

Yaa...
Böyle boyanmaya başladık Bozcaada'ya..
Daha Bozcaada'yı giydiğimiz ve Bozcaada'yı içtiğimiz var..
Yazacağım..

Ben burayı çok sevdim..
Aşkla  sevdim ..
Ben ona geldim, o da bana gelebilse bir adım..

Efil efil estim..
Geçmedim Bozcaada'dan..
Geçtim sokaklarından .
Geçtim üzerinden bir ders gibi..
Ben buradan sadece gelip geçmedim..

Devamı var...


....

Bu yazıyı yazarken değil de bu kez, ada sokaklarında ve yol boyunca neler dinledim?

                                       










6 Eylül 2012 Perşembe

Kendinden Rüzgarlı Yazı



Efendim merhabalar,
Yazamıyorum da yazamıyorum..
Sanırım ilham böcüklerinin yumurtlama dönemi de bizim ellere uğramıyorlar.
Bu böcükler mevsimlik işçi de olabilirler..
Ne bileyim kış için reçel, domates rendesi hazırlığında falan olabilirler. Epey meşgul olacaklar ki beni geçip gittiler..
Uyrukları türkse hele böcüklerin , kesin Taksim Meydanın'da eylemde olmalılar. Zira memleketimde her güne protesto edecek bir şey var. E böcek benim böceğim elbet muhalif olacak.
Muhalif olmaya da gerek yok ya gelinen noktada, akıl baliğ olmak kafi.

...

Yazı uğurlamak üzereyiz.
Benim için en zor zaman.
''Kışa girmeye niyeti olmayan hatun kişi'' . Benim işte o.
Sandaletlerimi, şortumu çıkarmaya niyetim yok, hırkaları görmeye de tahammülüm.
Yaz güzeldir, iyi gelir.
...

Giresun'da evin dışında herhangi bir yerde olmak için ''Kapıda olmak'' deyimi kullanılır.
Havanın kararması için de ''Kapı akşam oldu'' denir.
Yazın kapı akşam olsun olmasın herkes kapıdadır ..:)
Severim bu hali. Sizin de sevdiğinize eminim sevgili okur.

...

Sonra bir de rüzgar meselesi var.
Yazın kıymetini bildiğimiz, yolunu gözlediğimiz bir rüzgar var artık..
Gelişi, hayatımızdaki kimi insanlara benzeyen bir rüzgar.
Özlediğin , beklediğin, rastlamak istediğin , gülümseten ..
Eski sevgiliye benzeyen rüzgarımız  da mevcut sevgili okur. Eksik kalmasın aman!..
Hani bazen kumu tozu kaldırır da rüzgar yerden , gözlerinin içine kadar dolar ya, hah işte ondan.

Sayısı olur mu rüzgarın, bu yazıda var olabilecek gibi bir rüzgar.
Su gibi bir rüzgar.
''Oh bee '' bir rüzgar.
Sevdiğinin saçlarını havalandırıp , kokusunu sana sunan bir rüzgar.
Rengi olabilecek bir rüzgar.

Kimi şarkılar da kendinden rüzgarlı.
Fuat Saka'nın şarkıları üşütecek cinsten, hem de hepsi.
Yeni Türkü'nün çoğu şarkıları rüzgarlı.
''Açelya'' şarkısı ''Balkonun kapısını  kapat'' tadında rüzgarlı.
''Başka Türlü Bir Şey '' kolunu kanadını açtığın, kendini bıraktığın, beklediğin  kadar rüzgarlı.
''Gurbete Kaçacağım'' ın rüzgarı savurabilir, savurmalıdır da.
''İstersen Hiç Başlamasın '' daki rüzgar , ''Hadi içeri geçelim, üşüdüm'' bir rüzgar.
Ne de olsa  ''Bu hikaye eksik kalsın '' demek zamanı..
Gündoğarken şarkılarında , omzuna bir şal alsan yeter.

...

Neler konuşacaktık nerelere geldik?
Kapıldık bir rüzgara..

Bu rüzgarın rengi olsa ne olurdu ?
Pembe- yeşil ? Mavi mor?
Nereden eserse mi?
Ne renk olması sizin elinizde..

...

Üç gün buralarda yokum.
Bozcaada'ya gidiyorum.
Öyle bir esiverdi.. :)
Renklerle döneceğime eminim..
Şimdiden çektim fotoğrafları, söyledim şarkıları..
Az kaldı paylaşmaya..
Bu satırları da size, yol arkadaşlarım Buket ve Aylin'le yol boyu dinleyeceğimiz şarkıları hazırlarken yazdım..

...

''Ne güzeldir yollarda olmak şimdi...''

...

Bu yazıyı yazarken ne dinledim ?

                                       









13 Ağustos 2012 Pazartesi

Evir Çevir Can Yücel




Sevgili okurcuğum ,
Özlemişsinizdir inşallah planımın bir parçası olmayı..
Ben de özledim ben deee...(Şarkının gerisi manasız  şimdi)
Sanırım sıcaklardan yazılar , paylaşımlar da nasibini aldı.
Yazın daha çok yaşanıp , kışın daha mı çok yazılıyor ne?
Öyleyse epey şanslıyız..
Kışlık domates hazırlar gibi çok şey hazırladım size kışın anlatacak..Boş kavanozlarınızı atmayınız.
Sevinç ve beklentiyle saklayınız.

...

Can Yücel'i bir başka severim ben..

Gerçi yarın öbür gün size ''Orhan Veli bir başkadır benim için.''   diye söze girersem sakın şaşırma sevgili okur..
Ama bu defa başka..

...

Kendisiyle tanışmam lise yıllarıma denk gelir, ölümü de Can Baba'nın ..
Yaşadığım her heyecanı, hayali, kırıklığını hatta ve  hüzün sandığımı bir Can Yücel şiiriyle kaydederim gönül haneme..
Öyle severim ki , bir gün bir oğlum olursa adını Can Baba koyacak kadar, o zaman ..
Lisede o çok sevdiğim oğlana günebakanlar gönderecek kadar.
Bunları bir mektupta Güler Yücel'e anlatacak kadar..
O mektubu göndermeyip kendime saklayacak kadar.
Sonra, çocuklarını torunlarını anlatır da bir gün bir programda ''Beni  unuttunuz '' diyebilecek kadar.
Bu davudi sesli, harlı, nüktedan , aşık, çapkın  adamı, bu muhalif adamı, bu baba adamı candan seviyorum.
Bir de güzel küfrediyor ki neredeyse ''kibar kaçıyor''.
Sevse sövüyor, sövse seviyor.
Bizim memleketin deyişiyle ''oh ediyor has ediyor.''
Pek yaraşıyor..

Aynı derdimiz ..
İçtiğimiz su , sizinkilerden farklı, bizim ikimizin aynı . :)
Ne bileyim gökyüzüne baksak, en açık mavileri biz ikimiz görebiliriz, bir de çok sevdiklerimiz..
Öyle bir şey işte..
Can Baba'yla aramızdaki..
''Başka türlü bir şey''
...

Anlatamadım değil mi?
Onu anlatamamışken bir de anlayamadığımdan konuşalım.
Bir değil iki üstelik.
Bir şiiri şarkı yapmak ve yabancı dildeki bir şiiri türkçeye çevirmek.
Birincisi zaten kendinden ezgili bir şeyi bir daha ezgilemek , ne bileyim şarkı oğlu şarkı, şiir kere şiir gibi bir şey. Kaymaklı ekmek kadayıfı hesabı falan ..
Özetle az buz bir iş değil..
Helal olsun.
İkincisiniyse  Can Yücel'in  sanatlaştırdığı bir gerçek.
Shakespeare'in Can Yücel çevirisiyle sevdiğim bir sonesinin bir de Hüsnü Arkan bestesi var ki bu durumda sanırım kaymaklı ekmek kadayıfının üzerine bir top da dondurma kondurulmuş oluyor.

..
Birazdan ikram servisimiz başlayacaktır.
Koltuklarınızı dik konuma getirip , servis sehpalarınızı açın.
Derya'nın B Planı Otobüs Şirketi, Yeni Türkü Kadayıfı, Ezginin Günlüğü Şerbetleri, Can Baba Kaymakları   kullanmaktadır..
Aile salonumuz bulunmaktadır.

...

Yeşil rengi sevmem ben.
Can Yücel şiirlerinden başka
Şiirin CAN'ı var..
CAN' ını sevdiğim...

...

Bu yazıyı yazarken ne dinledim ?
-medim ki !!..

...


Tired with all these, for restful death I cry, 
As, to behold desert a beggar born, 
And needy nothing trimm'd in jollity, 
And purest faith unhappily forsworn, 
And guilded honour shamefully misplaced, 
And maiden virtue rudely strumpeted, 
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled, 
And art made tongue-tied by authority, 
And folly doctor-like controlling skill, 
And simple truth miscall'd simplicity, 
And captive good attending captain ill: 
Tired with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.




biktim artik dünyadan, bari ölüp kurtulsam
bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
iste kirtipillerde bir süs, bir giyim kusam.
iste en temiz inanç kallesçe çiğneniyor.
iste utanmazlikla post kapmis yaldikli san.
iste zorla satmislar kiz oğlan kız namusu.
iste gadra ugradi dört basi madur olan.
iste kuvet kör-topal, devrilmis boyu bosu.
iste zorba sanatin agzina tıkaç tıkmış.
iste hüküm sürüyor, çilginlik bilgiçlikle.
iste en saf gerçegin adi safliga çikmis.
iste kötü bey olmus, iyi kötüye köle.
biktim artik dünyadan ben kalici degilim.
gel gör ki ölüp gitsem, yalniz kalir sevgilim.

Talat Halman çevirisi  





vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.


CAN YÜCEL çevirisi

...


                                                       

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Sevdalı Bulut


                                       



Bazen yazması zor oluyor. bazen de yokuş aşağı yuvarlanır gibi çıkıyor kalemden.
Kolay değil.. İlk göz ağrımız doğdu.
İçim içime sığmıyor.
Ben teyze olduuuuum..
Bir kartvizit bastırsam yeri.. 

Ciddik Kuşu Derya
Bulut teyzesi

Adres:deryaninbplani.blogspot.com
Tel : ...

...


4 günlüktü Bulut, konuverdim Ankara'ya.
Uyuduğu odanın kapısını açtım, sanırsın cennete düştüm.
Minicikti elleri ayakları, elleri diye başlayacağımı sanmayın söze.
Karşımda 'g'oskoca bir genç delikanlıydı duran.
Okulları bitirmiş, kitapları devirmiş, güzel şarkılar ezberlemiş, çok sevmiş çok sevilmiş.
Salıncakta salladım.
Okul kapılarında bekledim.
Doğumgünlerine çağırdı, gittim.
Balon bile şişirdim.
İlk aşkını sır etti, dinledim.
Mektubunu sakladım.
Kutu kutu pensede , önüne en son dönen ben oldum.
Kardan adam, kumdan kale ... Her mevsim BULUT İNŞAAT işçisiydim.
Anne babasından gizlimiz bile oldu, vallah  işitmedim, bilmedim. :)
Dondurma aldım. Annesi benden becerikli, pastaları o yapsın. :)
Müsameresine gittim.
Şiirleri hele, onla bir ezberledim.
Mahsusçuktan yuttum.
Sırtı terledi, kuruttum.
Uykusu geldi, uyuttum.
Kep attı, tuttum.
Fenerbahçeli elbet ve Atatürk çocuğu . İkisine de  aferin Bulutcu'm.
Bir gün beni azacık kızdırdın, unuttum..
Sözünün arkasında durdun, inandın, hayal ettin , başardın , gurur duydum.
'' Kendin oldun''  helal sana  Bulutcu'm. 
Bir gün bir kızı hepsinden çok sevdin, bu kızı tuttum... :)
Bu güzel sevgi masalının bir Bulut'u eksikti, onu bir günde büyüttüm.
Bugün anacığınla babacığının evlilik yıldönümü, işte sana hatırlattım.


...

Senin için bildik şeyler söylemek de zor...
Zaten ne söylesem ne etsem az..
Yine görüşürüz nasılsa.
Daha dur, cıbban * çalacağız .
Anacığınla babacığınla, ailenle, bu güzel kalabalık ailemizle, eşinle dostunla, huzurla, sağlıkla, (u)mutlulukla çok yaşa Bulutcu'm..
Özgür ol, özgün ol.
Ve inan..  Kendine, değiştirme gücüne...
Olacağına da eminim ya..

Çok yaşa sen..
Sevdiğinle, sevildiğinle...

Ha unutmadan..
İlk evden çıkışın benimle olmasından sebep, ileride ne olacağını merak etmekteyim.

Duygu yüklü deli kuş teyzeden , sevda yüklü Bulut'a :

'' Elbet sen de güzel olacaksın küçüğüm
Aşk güzel ediyor her şeyi...''  *2

...

Fotoğraflar Bulut'un odasından instagram marifetiyle çekilmiştir.
* Giresunca alkış çalmak.
*2 Delice Zeytin / Söz- Müzik : Hüsnü Arkan ..
...

Bu yazıyı yazarken ne dinledim?

                             

16 Temmuz 2012 Pazartesi

88. Bahar Gevezeliği



                                       


                                       
                                                 

Sevgili okur merhaba bol rüzgarlısından..
Yaz sıcaklarından bloğumuz da nasibini aldı.
Siz nerelerdesiniz bilmiyorum ; ama  yine yine İstanbul'dan herkese sevgiler!..

...

Bundan sonra her yazıyı, paylaşımı birilerine adayasım var..
Bu yazımız da çalıştırdığı her makinede , yıkanmış çamaşırların arasından ,  en az bir tane  teki olmayan çorap çıkaranlara gelsin.
Telaşa mahal yok efendim. Yalnız değilsiniz.
Derya'nın B Plani sizi düşündü, kalpten hissetti ve işte size buradan sesleniyor.
Yapılan bir araştırma, çorapları eşlemeden makinaya atanların , eşleyerek atanlara oranla daha uzun yaşadıklarını kanıtlamıştır. Şundan sebep, benim de içine dahil olduğum eşlemeyen grubun , eşleyenlere göre bir derdi azdır da ondan. Çıkar sonradan teki nasılsa..

Kafanıza yatmadı da değil sanki.
Başka yerde yok sevgili okur.. 
Sen de geeeel.. 
(Araştırma kısmı tamamen  uydurma tabii. Neme gerek, başıma da iş alamam şimdi şurda azacık eğleniyoruz)

...

Salt düzeni sevmem ben. Olsa olsa düzenli bir dağınıklık kabul görebilir bende.
Ancak bazı konularda da düzenli olmak gerekmiyor değil.  Örneğin size epeydir bahsetmek istediğim bir güzellik var ancak orada dağıtılan da bir kitapçık var onu bulamıyorum. Bereket geçen gün elime geçiverdi de      
artık yazmak zamanı da geldi.
Kitapçığın adı  '' 88. Bahar Gevezeliği ''
...

Beşiktaş ve Kadıköy Belediyelerinin etkinlikleri nerede, ben oradayımdır bilenler bilirler.
Bu güzel etkinliğe de Akatlar Kültür Merkezi'nde 26.01.2009 tarihinde gitmişim.
Yazar Faruk Şüyün 'ün hazırladığı Ustalara Saygı programları oluyor her hafta pazartesi akşamları. İşte onlardan biri..

Yukarıdaki fotoğrafları görmeden bu satırları okumanız mümkün olsaydi keşke de sorsaydım size '' 88. Bahar Gevezeliği '' ne olabilir diye. Bir hayatın özetine böyle mi güzel isim konur be Aydın abi!..

...

Koltuklarımızın üzerine bırakılmıştı kitapçık . Program başlamadan okuduk. 
Usta Aydın Boysan olunca her şey ustaca.
Şimdi kendi elcağızımla klavyenin tuşlarına basıyor ve size aktarıyorum hem de hepsini.


Diyor ki usta :


'' Bu duygulu akşamımda bana, birlikte olma fırsatını lütfettiğiniz için teşekkür ederim.

Ben doğduğumda, 1921 yılı yaşanıyordu. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, henüz tahtında oturuyordu. Türkiye Cumhuriyeti de daha doğmamıştı. 88. yılımı yaşadığım bu günlerde bu dönemi iyice kısaltarak özetlemek isterim.

Acı ya da güzel, her yanını yaşadığım bu ilginç dönemi anlatırken, amacım kendimi anlatmak değil , çevremi anlatmak... Yaşadıklarımı anlatırken kendimi çekip çıkarıp bir yere atamam.

Doğduğum İstanbul'da yaşadığım ilk mahallem, Marmara kıyılarındaki Samatya olur. İlk evimiz Davutpaşa ve Langa bostanlarının  yanındaki deniz kıyısındadır. Sonra da yine Samatya semtindeki Narlıkapı Çıkmazına taşınmıştık.

Ömrümün ilk 15 yılında oturduğumuz ahşap evlerde, elektriğimiz ve akan suyumuz yoktu.  Petrol lambasıyla aydınlanır, eşekli sakaların mahalle çeşmesinden getirdiği dört tenekeli suyu küplere doldurur kullanırdık. Kışın evin bir odasındaki mangalla ya da sac odun sobasıyla ısınırdık. Tüm pratik yaşama şartlarımız buna göreydi. Tavuklar-  horozlar, kediler- köpekler ve fareler de yaşamımızın ortaklarıydı.
Daha sonra, Yeşilköy ve Laleli'deki evlerimizde de yaşama şartlarımız , elektrik ve su dışında fazla değişmedi.

Ancak, şimdi çok zor gibi gözüken bu şartlara da karşın, olağanüstü önemli başka farklılıklar vardı. Bugün herkese eziyet çekiliyormuş gibi gözüken yaşama şartları yanında , ruhlarımızı arındıran ve yücelten , başka olanaklar yaşamaktaydı.

Biz Samatya'da, tiyatro yaşatan bir ''kenar mahalle '' idik. Bizim Narlıkapı Tiyatromuzda , İstanbul Şehir Tiyatrosu tarafından Shakespeare ve Moliere oyunları sergilenirdi. 

Şehzadebaşı'nda Turan Tiyatrosu ve üç sinema vardı. Biz tuluat sanatçımız Naşit Beyi seyrettiğimiz gibi, Norma Shearer ve Leslie Howard'ın oynadığı Romeo & Juliet filmini de seyrederdik.

Lise öğrenciliği yıllarımızda, İstanbul Şehir Tiyatrolarının temsillerini kaçırmazdık. Dünya tiyatrolarındaki oyunları , o sahnelerde seyredebilmekten mutluyduk.

Altıncı yaşımda öğrendiğim okuma- yazma zevkinin , bunca yıl sonra bu yaşımda da hala sürmekte oluşu , bana çocukluk yıllarımda başlatılmış olan alışkanlıklardan kaynaklanır.

Bana bu güzel huyu aşılamış olanları, şimdi bile minnetle anmak borcumdur. Bu kişilerin başında , babam Esat bey ve ilkokulda bana dört yıl öğretmenlik de yapmış olan annem Nevreste hanım gelir. Sonra da bu okuma zevkini yerleştirmiş olan Pertevniyal Lisesi' ndeki öğretmenlerimden İhsan Kongar , Nurullah Ataç , Reşat Ekrem Koçu gelir.

1945- 80 yılları arasında 35 yıl sürmüş olan mimarlık yaşamımda, sayıları 100'e yaklaşan önemli yapılar planladım. Bu yapıların gerçekleştiğini görmek mutluluğuna eriştim.

Bu yıllar arasında 15 yıl İTÜ Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi'nde dışarıdan öğretim görevlisi olarak bulundum. 1954 yılında kurulmuş olan TMMOB Mimarlar Odası Yönetim Kurulu'nda üye ve Genel Sekreter olarak iki yıl (1954-55) , sonra İstanbul şubesinde yönetim kurulu başkanı olarak yine iki yıl (1961-62) görev aldım.

Bu yılların çeşitliliği arasına, iki gazete (Hürriyet ve Akşam) toplamı 13 yıl sürmüş olan sürekli yazılarım yayınlandı. Bu yazıların konuları  alışmış gazete yazılarına ek olarak , bu arada yaptığım 20 dünya gezisi izlenimlerini de içerdi. 1984 yılında yayınlanmış olan birinci kitabımdan sonra, 35. kitabım yakında çıkacak.

Mimarlık geçmişimin, çok daha sona başlayan yazarlık yaşamıma önemli destek olduğunu belirtmem gerekiyor. Mimarlık yaratıcı etkinliklerinde bir konu, önce bütün şartları ve gerekleriyle zihinde yoğrulur- oluşturulur, sonra proje çizgilerine dökülür.

Ben yazarlık yaşamımda da tıpatıp aynı işi, hiç değiştirmeden yaptım. Kafamda oluşturduğum düşünceleri bu sefer, çizgiye değil de yazıya döktüm. Sonuçlara, çok benzer yollardan varılıyordu. 
Ancak mimarlıkta şarlatanların , yazarlara göre çok daha kolaylıkla aldatıcı olabildiklerini gördüm. Bütün ülkelerde de , ülkemizde de,  açıklanmayan çıkarları olan ahlak fukarası bazı şarlatan mimarların , sahtekarca ün kazanmaları, aslında mimarlığı da kirleten pis bir gelişmedir.

''Para karşılığı'' yapılan bazı mesleklerde de en önemli olabilenlerin, en düzgün ahlaklılar olmadığı bilinir. Meslek pratiği olarak mimarlıkta da, bu ''öteki mesleklerdeki'' uygulamaları yapanların tıpkıları bulunuyor. 
Ne yazıktır ki bunların foyası ötekiler kadar kolay meydana çıkmıyor.

Bütün yaşamımda en zor ya da en rahat yaşama biçimlerinin, hepsinin içinde bulundum. 1947 yılı ocak ayının başında, daha taşıt yolu yapılmamışken , Hakkari'den Van'a yaklaşık 250 kilometreyi yedi günde karlar içinde yürüdüm. Tokyo'dan Helsinki'ye first klass uçakla 13 saat uçtum. Başkale'de katırcıların kaldığı handa da yattım, Güney Fransa'da Nice kıyılarındaki bir lüks otelin suitinde de kaldım.

Hepsinde aynı hayatı yaşadım. Çünkü ben , hep ben idim.

Dünyanın beş kıtasında görmek istediğim, tüm yerleri de gördüm yaşadım.

Ummak istiyorum: Öyle bir zaman gelecektir ki insan topluluklarında , insanlığın kaderi ile ilgili kararları , yalnız en gelişmiş beyinlerin verebileceği bir ''ileri demokrasi'' , bir ''gelişmiş demokrasi'' dönemi yaşanacaktır.
Böyle bir dönemde günümüz  demokrasi şaklabanı tipleri ortadan çekilecek, halk kitlelerinin yalancı ışıklarla demokrasi madrabazlarıtarafından aldatılmasının yolları tıkanacaktır.

Önemli sorunları içerecek ana kararları, sadece o kararları verebilecek ortak akıl ve bilgi gücü olan , müstesna kişiler organizasyonu verecektir.

Binbir türlü insanın yaşadığı ve yaşayacağı insan topluluklarında çoğunluğu, ortalaması parlak olmayan bilgi ve akıl gücünde insanların oluşturduğu besbellidir. Böylesi bir çoğunluk düzeyinin insan ve dünya aderine egemen olmasını beklemek , insan aklına ve ahlakına sığamaz.

Politika madrabazları,  tüm insanları demokrasi şakşakçılığı yaparak aldatıyor.

Yalnız gelişmiş beyinlerin ana kararları belirleyeceği bir dönem , tüm insan toplumlarının yaşayacağı bir gelecek zaman mutlaka yaşanacaktır.

Ana kararları, yalnız karmaşık sorunları çözebilecek beyinlerin verebileceği bir dönemin, bütün dünyada yaşanacağı bir zaman gelecektir. Eğer dünya insanları o zamana kadar dünyamızı, bir cehenneme çevirmediyseler...

Bugün bilinen ya da tahmin edilen nükleer silah tahrip güçleri, eğer günümüz demokrasi şaklabanlarının eline geçerse ve bu silahlar kullanılırsa, dünyanın ne hale geleceğini anlamak zor değil. 20. yüzyıl ilk yarısında ve 1945 yılında atom bombasının Japonya'da kullanılması konusuna adı karışanlardan önemli bir bilim adamı da Einstein idi. Kendisine 3.Dünya Savaşının nasıl olacağı sorulduğunda verdiği yanıt ilginçti:

<< Üçüncüyü geçelim ama dördüncü dünya savaşı mutlaka , kazma kürekle yapılacak! >> demişti.

Yaşadığım hiçbir dönemi küçümsemiyorum. İsterse hayal olsun derim ki , bana bir ömür daha hediye edilirse, ben eski yaşadıklarımın hepsini ama hepsini , hiçbir dakikası ve saati değişmeden, bir kez daha yaşamak isterim. Hiçbir yanı ve anı değişmeden ve tıpkısını.
Yaptığım yanlışların da, hepsine ama hepsine , olduğu gibi sahip çıkıyorum. Onları da bir daha yaparım.

Bir insan ömrünün bütünlüğü vardır. Bir insan ömrü , giysi provası yapar gibi,çekiştirilip değiştirilmez. O artık, yaşanmış ve geçmiştir. Bitmediyse bile!

Bir tiyatro eserinin yazarının, bu eserini de bitirinceye kadar , istediği gibi oynar değiştirir. Ama aynı yazar kendi ömrünün geçmişini değiştiremez. Artık geçmiştir o değiştirme zamanı.

Bir insan kendi ömrünü de , eski evini tamir eder- yeniler gibi, değiştiremez yenileyemez. Biz insanların aklı ve eli de geçmiş zamana uzanamaz. O geçmiş zamanda olanlara , dokunamaz bile artık...

Geç kaldığım aldanmasına inanarak, hiçbir işten kaçmadım.

25-80 yaşlar arasında 55 yılda planladığım mimarlık yapılarım 200 futbol sahası doldurur (1,5 milyon metrekare)
Mimarlık öğretiminde 15 yıl, 36-51 yaşlar arasında görev aldım. Gazete yazılarımı 10+3 yıl (61-80 yaşlarda) yazdım. İlk kitabım çıktığında 63 yaşındaydım., şimdi 35. kitap (88 yaşında) basılıyor.

Durmak yok!.. Ne yapılabiliyorsa, mutlaka sürecek.

Hiçbir şey için zamanın geç kaldığını, hiç ama hiç düşünmedim.

Bildiğim bir gerçek daha var: Ancak, bazen çabuk ölünür.

Ama inanın ki, insan olarak görevimiz, öleceğimize göre değil, hiç ama hiç, ölmeyeceğimize göre yaşamak ve çalışmaktır. ''


.................

Bu güzel  USTALARA SAYGI gecesini unutamıyorum. Afişi de eski evimin duvarında asılı idi. Taşınırken maalesef yırtılıvermiş, gözden kaçmış da. O afişe baktıkça hatırıma geliyordu, dolu dolu yaşanmış koskoca bir ömür.
Nicesini dilerim Aydın Boysan ve siz sevgili okurum için...

...

Ustalara Saygı gecelerinde her konuk için özel hazırlıklar yapılıyor ve her konuğun eşi dostu , ailesi ve sevenleri orada bulunuyor. Aydın Boysan için sahneye bir saz heyeti kurulmuştu. Konuşmacı dostları, sahneye bir bir gelip ustayla anılarını anlattılar. Mustafa Alabora ceketinin cebinden bir kadeh rakı ile bir avuç beyaz leblebi çıkarınca alkış kıyamet kopuverdi. Aydın usta sol eliyle kafasını tutarak rakısından bir büyük yudum aldı. Bir de şarkı söyledi ... Allahhh!.. Maalesef bu şarkıyı megabaytının fazla oluşu sebebiyle yükleyemiyorum. Ama şarkıyı yazının sonunda Zeki Müren'den dinleyebilirsiniz.

Usta sahnede, eşi Suzan hanım izleyici koltuklarında oturmaktayken , eşinin adı geçince birden ayağa fırladı , ceketinin önünü ilikledi   ''Efendim , ben eşimin adını duyunca bile, saygıyla önünde eğilirim. ''
Programın bitiminde kendisiyle azacık da olsa söyleşme fırsatı bulabildim. Kardeşimin o gün diş ameliyatı geçirdiğini , yanında olmaya söz verdiğim halde, bu toplantıya geldiğimi söyledim.

''Evladım ben kötü hastalık  bile atlattım. Bu rakıyı bırakmayacaksın. Hepsi geçer. Benim rakıyı bırakan arkadaşlarım hep öldü. ''

............

Çok şey var elbet 88.Bahar Gevezeliği üstüne söylenecek.
Ama sanırım en çok , '' Bir daha dünyaya gelsem , yine aynılarını yaşamak isterim. Hem de dakikası dakikasına, bütün hatalarımın da tıpkısını yaşamak isterim. '' kısmını önemsedim.

Ben yaşamak ister miydim hatalarımı da?
İnsanın aklına neler neler geliyor. İlkin aklıma kalbim geldi elbet.
Beni üzeceğini bile bile sever miydim o oğlanı ?
Kuşkusuz ''evet'' dedim. ''Ohh'' çektim  bir de içimden, o kadar emindim.
''Türk filmi mi bu kardeşim sonu illa tatlıya bağlansın'' diye de ekledim.
Üç kere gözyaşı döktük diye beş kahkahadan mı geçelim?


Değil midir ki insan hayatı bir bütündür. Yani o gün o sokaktan geçmesen, o sözü  orada söylemesen, onu o gün görmesen, orada ağlamasan, yıkılmasan , dağılmasan, sonra doğrulup yürümesen ; sen , sen olmazsın ki... 
Seni, sen yapan bir bütün.


Şimdi bu vesileyle bir not düşüyorum hayata.
Hayyam'dan...


''Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok. ''

....

Bu yazıyı yazarken ne dinledim?